Nicolas Mounard bir Fransız işadamı. Haziran başında Türkiye'ye geldi. Güneydoğu Bölgesi'nde, Adıyaman ile Gaziantep arasında dağ tepe günlerce dolaştı. UNDP'nin aracılığıyla Suvarlı Beldesi'nin üreticileri ile tanıştı. Şirketi adına satın almak için iyi kaliteli kuru üzüm arıyor, köylü üreticilerin anlatacaklarını dinlemek istiyordu. Suvarlılı üreticiler ise, üzümlerine hakça fiyat verecek bir alıcı arıyordu, ve anlatacakları çok şey vardı... İşte, Paris ile Güneydoğu'nun 5 bin nüfuslu Suvarlı Beldesi arasındaki ‘adil ticaret' anlaşması böyle doğdu.
Nicolas Mounard, Avrupa'da, özellikle Fransa ve İsviçre'de yaygınlaşan ‘adil ticaret' uygulamasının önde gelen aktörlerinden olan Alter-Eco Şirketi 'nin temsilcisi. İthal ettikleri geniş gıda ürünleri yelpazesine Türkiyeli üreticilerin emeklerini de katabilir miyiz diye araştırmaya geldi. Güneydoğu ziyaretinde, iyi niyetli ikna yeteneğini de kullandığı yoğun pazarlıklardan sonra ülkesine dönerken tatmin olmuş görünüyordu. Nitekim, Haziran ayı içinde Fransa'nın Alter-Eco Commerce Equitable şirketi ile Suvarlılı üzüm üreticileri arasında ilk partide 4 ton satın almak üzere 3-yıllık bir anlaşma sağlandı. Alter-Eco , köylülerin Besni türü kurutulmuş üzümleri için, diğer alıcılardan daha yüksek bir fiyat ödeyecek. Peki ama neden daha yüksek fiyat, diye sorduğumuzda, “Evet, biz de tüccarız ama...", diye yanıtladı Nicolas Mounard, “biz ‘adil ticaret' yapıyoruz." Biz de, söyleşimize ‘Adil Ticaret' nedir, diye sorarak başladık.
Nicholas Mounard: ‘Adil ticaret' belli ilkeler üzerine kurulmuş bir sistem. Öncelikle, biz üreticiye daima adil bir fiyat ödüyoruz. Adil fiyat, üretimin maliyetini kapsayan bir fiyat demek. Ayrıca, biz üreticiyle doğrudan bağlantı kurar ve çalışırız. Genellikle bu üretici bir örgüt, bir kuruluş olur. Ve şeffaf çalışırız. Yani maliyet yapıları, muhasebe kayıtları gibi tüm bilgileri bize vermelerini isteriz. Karşılığında biz de üreticiye kendi marjlarımız, ürünü nasıl pazarladığımız, müşterilerimizin kimler olduğu gibi bilgileri veririz. Son bir kriter de, daima sürdürülebilir tarım alanında çalışmaktır. Yani çevreye saygılı üretim yapılması, organik olsun ya da olmasın, sürdürülebilir ve toprağa saygılı tarım yapılması gerekir.
Yeni Ufuklar: Peki siz kimsiniz? Bize şirketinizi tanıtır mısınız?
NM: Ben Alter-Eco Şirketi için çalışıyorum. Fransız kökenli bir şirket ama ABD'de de bir şubemiz var. Şirketimiz, 1998'de bir dernek olarak kuruldu, başkanımız Tristan Lecomte tarafından. Paris'te gıda ve el sanatları ürünleri satan iki mağaza açtı. Ama bu model pek iş yapamadı çünkü yüksek hacimler gerçekleştiremedik. Bizim için satış hacimleri oldukça önemli, çünkü biz üreticilere daha fazla ödüyoruz. Bu nedenle ancak büyük hacimlerle karlılık sağlayabiliyoruz. Mağazalar yeterince verimli olamadı ve 2000 yılında mağazaları kapatıp, bu kez ağırlıklı olarak süpermarketlere yönelik yeni bir iş modeliyle Alter-Eco şirketini kurduk. 30 ülkede 37 kooperatiften ürün ithal ediyoruz ve kendi markamızla satış yapıyoruz.
YU: Hangi ülkeler, örneğin?
NM: Ciromuzun %50'si Güney Amerika'dan (Brezilya, Peru, Bolivya ve Ekvator'dan) geliyor. %35-40 arasında (bu ürünler çay, pirinç, baharat ve şeker) Filipinler, Tayland, Hindistan ve Sri Lanka gibi Asya ülkelerinden geliyor. Filistin'den zeytinyağı alıyoruz. İthalatımızın %15'i Togo, Etiyopya, Gana ve Güney Afrika Cumhuriyeti olmak üzere Afrika kıtasından geliyor. Örneğin, Etiyopya'dan kahve, Güney Afrika Cumhuriyeti'nden kırmızı çay, Gana'dan kakao ve çikolata, Togo'dan ise kuru meyve alıyoruz.
YU: ‘Adil Ticaret' nasıl başladı?
NM: Adil ticaret ilk olarak 1950-60'lı yıllarda başladı. Önceleri dinsel içeriği olan bir hareketti. Protestan ve Katolik kiliseleriyle bağlantılıydı. 1970 ve 80'lerde, Avrupa'da Oxfam gibi kuruluşların girişimiyle, daha politik bir hal aldı. Adil ticareti savunuyor, aynı zamanda daha iyi ticaret koşulları elde etmek için Dünya Ticaret Örgütü'ne karşı ve yoksul ülkelerin borçlarının iptal edilmesi için lobi yapıyorlardı. 1990'larda, bireyler ve tüketicilerle daha yakın temas kurmaya eğilimli, politik görüşleri hariç tutan ve sadece adil ticaret yaparak satış hacmini artırmaya çalışan yeni oyuncular ortaya çıktı. Satış hacmini geliştirmek için insanların gittiği yerlere gitmek zorundasınız. Dolayısıyla, bu oyuncular da süper marketlere girme kararını aldı. Biz de bunu yaptık.
YU: Sizinki gibi kaç şirket var?
NM: Tam bir sayı veremem, ama tüm kalkınmış ülkelerde iki ya da üç şirket bulabilirsiniz. Adil ticaret esas olarak İsviçre, Almanya, İngiltere ve İtalya'da gelişmiş durumda. ABD'de ve Japonya'da ise çok yeni.
YU: Üreticilerinizi nasıl buluyorsunuz? Yoksa onlar mı sizi buluyor?
NM: İkisi de. Aldığımız ürünlerden çoğu ‘Fair Trade Labelling Organization' (FLO - Adil Ticaret Sınıflandırma Örgütü) adlı bir birlik tarafından onaylanıyor. Merkezi Almanya'nın Bonn şehrinde. Üretici kuruluşlarını sosyal, ekonomik ve çevresel olmak üzere belli kriterlerle onaylıyorlar. FLO bizim için iyi bir dayanak, çünkü onayladıkları tüm kuruluşlarla ilgili verileri bize sağlıyorlar.
YU: Bu gönüllü bir örgüt mü, yoksa bu hizmet karşılığında bir ödeme yapıyor musunuz?
NM: Hayır, sistem şöyle kurulmuş: Her ülkede ‘ulusal girişimciler' (‘national initiatives') dedikleri kuruluşlar var. Bu örgütler, adil ticareti tanıtmak için kuruldu. Sonra, 1990'larda birleşmeleri gerektiğine, ve ortak bir sistem kurarak, FLO adlı bir birlik yaratmaya karar verdiler. Yani FLO bütün ulusal girişimcilerin sahipliği altında. Böylece her ürün, örneğin çikolata, şeker, greyfurt, çay, kahve vb. için “bu fiyatı ödemelisiniz veya şu kriterlere dikkat etmelisiniz" diyerek, adil ticaret yapmanın kurallarını koyuyorlar. Yani FLO kurallarını koyuyor, o kriterlere göre onay veriyor. Her bir kuruluşa tek tek giderek onay veriyor.
YU: Türkiye bu örgüte dahil değil mi?
NM: Hayır, bildiğim kadarıyla bir Türk kuruluşu henüz yok. Zaten bu yüzden FLO bizim tek bilgi kaynağımız değil. Bazen değişik nedenlerle örgütün dışına çıkıyoruz, çünkü bazı ürünler için herhangi bir standart yok, kural yok. Örneğin zeytinyağı için. Diyelim ki Filistin'den veya Fas'tan zeytinyağı ithal etmek istiyorsunuz. Ama zeytinyağı için bir kural yok. FLO zeytinyağı için “şu kadar fiyat ödemelisiniz" demiyor, bu yüzden onaylanmış bir üretici kuruluşumuz olamıyor. Zeytinyağı için adil ticaret yapmak istersek, çalışacağımız grubu kendimiz belirlemek zorundayız. Adil ticaret fiyatını belirlemek, bütün işi kendimiz yapmak durumundayız. Böyle durumlarda, üretici kuruluşları bulmak için kendi ağımızı veya STK'ları, hatta Oxfam'ı ve diğer adil ticaret şirketlerini kullanıyoruz. Onlar bize, “tamam, o ürün için filanca kuruluşa gidin" diyebiliyor. Veya, bizi arayıp “iyi bir ürünümüz var, belki siz almak istersiniz" diyen üreticiler çıkıyor. Genellikle ürünün numunelerini de gönderiyorlar. Biz deneyip eğer beğenirsek ve eğer bir pazar fırsatı da varsa, oraya giderek ne yapabileceğimize bakıyoruz.
YU: Ürün çeşitliliğinde bir sınırlama var mı? Örneğin, Türkiye'den bir zeytinyağı üreticisi size başvursa, ama elinizde zaten birkaç zeytinyağı teklifi bulunsa, ne yapıyorsunuz?
NM: Bu durumda, birkaç değişik kriter üzerinde çalışabiliriz. Ya daha fazla kuruluşla çalışmayı tercih ederiz, ya da zaten çalışmakta olduğumuz kuruluş ile ilişkimizi güçlendiririz. Bizi hem piyasa talebi, yani tüketicilerin ne istediği, hem de üreticimizle ilişkilerimiz yönlendirir. Bir örnek vereyim: Türkiye'den bir zeytinyağı üreticisi olsun... Önce piyasanın nasıl olduğuna bakarız. Acaba şimdikinden daha fazla satış hacmine ihtiyacımız var mı? Eğer varsa ne yapmalıyız? Çalıştığımız kuruluşu mu güçlendirmeliyiz, yoksa başka biriyle mi çalışmalıyız? Genellikle tercihimiz, zaten çalıştığımız üretici ile alışverişimizi artırmak, güçlendirmek yönünde olur. Çünkü üreticiler, genellikle ürünlerinin tamamını bize satmazlar. Ürün hacimlerinin %10'unu ‘adil ticaret' pazarına, gerisini geleneksel ticaret piyasalarına satarlar. Bu yüzden bizim hedefimiz genellikle adil ticaret oranlarını artırmaktır, ki üretici üzerinde daha etkin olabilelim. Her zaman ufak miktarlarla başlarız, çünkü ürününüzü lanse ettiğinizde, nasıl iş yapacağını tam bilemezsiniz. Az miktarlarla başlar, tüketicinin nasıl tepki verdiğine bakarız. Eğer satış büyüyorsa, daha çok alırız.
“Adil ticarette, bir örgütle uzun vadeli işbirliğini taahhüt etmek zorundasınız.”
YU: Genelde bu şekilde mi çalışırsınız? Yani, bir yıllık, iki yıllık sözleşmeleriniz mi olur, yoksa sürekli bir sözleşme mi imzalarsınız?
NM: Şimdiye kadar hiçbir bir kooperatifle işbirliğimizi durdurmadık. Adil ticaretin kriterlerinden biri de, bir örgütle uzun vadeli işbirliği taahhüdüne girmektir. Bu yüzden her zaman üç yıllık sözleşmeyle çalışırız, ama gözden geçirmeye açık bir sözleşme olur bu. Her yıl üreticiye “haydi sözleşmeyi tekrar görüşelim." deriz. Üreticinin önünde her zaman üç yıl vardır. Satış hacmini artırmak için yatırım yapabilirler. Şimdiye dek, bir iş ilişkisine son verdiğimiz hiç olmadı. Başlattığımız her ilişkinin en az üç yıllık geleceği olur.
YU: Belli bir model var mı? Örneğin bir üretici şirketle mi, yoksa kooperatifle mi çalışırsınız? Eğer kooperatif yoksa, işi nasıl yürütürsünüz?
NM: Farklı durumlar oluyor. Bizim her zaman kolektif bir yapıya ihtiyacımız var. Birinci nedeni, iki seviyeli fiyat ödememiz. Üreticiye ödenmesini istediğimiz fiyat olan asgari fiyat, ve ‘adil ticaret primi' dediğimiz, kolektif projeleri finanse etmek için ortak üretici grubuna ödenen miktar. Bu ortak grup bir dernek, bir kooperatif veya köy komitesi olabilir. Amaç, katma değerin önemli bir kısmını kooperatiflere devrederek, yatırım yapmalarını ve giderek üretim sürecinin tüm aşamalarında kendi kendilerine yeterli hale gelmelerini sağlamak. Başlarda, genellikle ürünü dökme halde, yani ambalajsız satın alırız. Paketleme işini ve paket tasarımını Fransa'da kendimiz yaparız. Sonra katma değerin bir kısmını kademeli olarak kooperatife transfer ederiz. Pirinç, baharat, çay gibi ürünlerde artık işin tümü kooperatiflerde yapılıyor, yani hammadde üretimi, kalite kontrol süreci, paketleme, baskı... Ama paket tasarımını her zaman biz yapıyoruz. Tasarım Paris'te bilgisayarda yapılıyor. Onlara tasarımı gönderiyoruz, onlar baskı hizmeti sağlayan bir kuruluşla çalışıyorlar. Basıp paketlere yapıştırıyorlar.
YU: Yerel üreticiler tam örgütleninceye kadar, diğer işleri de kendiniz yapıyorsunuz yani?
NM: Duruma göre değişiyor. Genellikle ilişkinin başlangıcında dökme ithal ediyoruz, sonra aşamalı olarak tüm süreci üreticiye devrediyoruz. Üzüm örneğini ele alalım. Burada ziyaret ettiğim kooperatifler şu anda ambalajlama yapamıyorlar. Bunun için makineleri yok. Biz de dökme ithal edeceğiz ve Fransa'da bir çözüm bulacağız. Hiç problem değil. Ama gelecek yıl, belki burada bunu yapacak bir şirket buluruz ve bu iş için görevlendiririz. Eğer öyle olursa, katma değerin bir kısmı Türkiye'de kalmış olur, ki bu çok iyi bir şey. Sonra, ithalat hacmi arttıkça kooperatiflere yatırılan paralarla bir gün birkaç ambalaj makinesi almak için yeterli nakitleri olur, ki bu kuru yemişler için çok kolay. Birkaç vakum makinesi yeterli. Böylece, işi vakumlama şirketinden kooperatife transfer edersiniz, her şeyi onlar yaparlar. Biz de paket tasarımını göndeririz, onlar Gaziantep'te bir matbaayla görüşürler, etiketleri bastırırlar, paketlere elle yapıştırırlar, karton kutulara koyarlar ve Fransa'ya ihraç ederler.
“Tüm ürünleri kendi bünyesinde toplayan kolektif bir yapıya, ve ticaret ilişkisinde bizle muhatap olacak tekil bir örgütlenmeye ihtiyacımız var”
YU: Üreticiler bireysel olarak size ulaşabilir mi?
NM: Biz her zaman kolektif birimlerle çalışıyoruz, çeşitli nedenlerden ötürü. Birincisi, bizim için “Tamam, senden 30 kg, senden 20 kg, senden 20 kg alacağım" demek çok zor. Binlerce bireysel üreticiyle çalışmamız imkansız. Bir odak noktamız olmak zorunda, ki o da kooperatifler. Pratik nedenlerden ötürü, ürünleri kendi bünyesinde toplayan kolektif bir yapıya ve ticaret ilişkisinde bizle muhatap olacak tekil bir örgütlenmeye ihtiyacımız var. Daima kolektif bir grupla, kooperatiflerle çalışmak istememizin diğer bir nedeni, satıcının sadece ürünü satan biri olmayıp, üretim ve ticaretin tüm yönlerini ve aşamalarını sahiplenecek bir ortaklık yapısına sahip olması. Yani, işin yönetim ve organizasyonunu da üstlenecek, kolektif yapıya yeni beceriler kazandıracak, kalite sürecini denetleyecek, ambalajlamayı yönetecek bir birim olması gerek. Ortak bir proje etrafında üreticileri toplamak için kalite yapısı olması çok önemli, ki bu da üretici-alıcı arasındaki anlaşmanın bir parçası. Sorunuza tekrar dönersek: Hayır, “Bende yüz kilo şu üründen var, satmak istiyorum" diyen bir üretici için ulaşılabilir değiliz. Bu mümkün değil.
YU: Kooperatiflerin sosyal projelerinden bahsettiniz. Ne tür projeler bunlar?
NM: Sosyal projeler kooperatiflerin aldığı primlerle finanse ediliyor. Bu primler kolektif projelere yatırılıyor. Ama her zaman bir sosyal proje olması şart değil. Başlangıçta, üreticilere yeni beceriler kazandırmak veya kooperatifleşmeyi geliştirmek için yapılan işletimsel (operasyonel) projeler de olabilir. Örneğin, makine yatırımı yapılabilir. Bu tür işletme yatırımları yapıldıktan sonra, okul kurmaya, okuma-yazma programlarına ve benzer sosyal yatırımlara da sıra gelir. Veya çevre korumacılığıyla ilgili projeler olabilir. Bu primleri, örneğin organik tarım sertifikası almak veya yeniden-ekim programları geliştirmek için kullanabilirsiniz. Yeter ki, ortak bir amaç için, herkesin çıkarına kullanılsın.
“İstediğimiz tek şey, primlerin herkes için kullanılması.”
YU: Yani böyle bir şartınız var?
NM: “Priminizi filanca iş için kullanacaksınız" diye bir dayatmamız yok. Zaten bu yüzden kolektif yapılarla çalışmak istiyoruz. Her zaman, kolektif yapının nasıl çalıştığına, demokratik bir şekilde çalışıp çalışmadığına dikkat ediyoruz. İstediğimiz tek şey, primlerin herkes için kullanılması. Bir proje için kooperatifin meclis kararıyla oy vermesi gerekiyor, böylece tüm bireysel üreticiler kolektif yapının bir parçası oluyor. Yılda bir veya iki kez genel meclis toplantısı yapılıyor. Başkan, “Primimizi okul yapımı için harcasak? Ya da makinelere veya bir çevre programına harcasak?" diye teklifte bulunuyor. Kendi oyunu hangisine kullanacağını söylüyor. Bu, kooperatifin demokratik çalışmasının garantisi oluyor.
YU: Parayı kişisel olarak kullanmak istedikleri de oluyor mu?
NM: Hayır. Benim demek istediğim, primlerin daima kolektif projeler için kullanılması şartı. “1,000 Dolarım var. Al sana 1 dolar, sana da 1 dolar, sana da..." demenin bir faydası yok. Paylaşım bireysel değil, herkese yarayacak bir şey için olmalı.
YU: Demek ki, her zaman ortak bir proje gerekiyor.
NM: Evet, her zaman ortak bir proje olmalı. Bu, kooperatif içinde bir işletme yatırımı olabilir veya bir sosyal ya da çevresel proje olabilir.
YU: Bu tür projelere örnek verir misiniz?
NM: Tabii. Örneğin, Tayland'dan pirinç ithalatı işi. Taylandlı üreticiler, bir şirkete pirinç satıyorlardı, fakat ambalajlamayı kendileri yapamıyordu. Sonra vakum makinelerine yatırım yaptılar. 3-4 tane vakum makinesi satın aldılar. Böylece tüm satış sürecini kendi başlarına kotarır hale geldiler, şimdi ürünü paketlenmiş halde ihraç ediyorlar. Diğer bir örnek, Ganalı kakao üreticileri. Ganalı üreticiler, primlerini okul inşaatı ve su kuyuları kazmak için kullandılar. Veya, Brezilya örneğinde olduğu gibi, kooperatif primini yeni orman dikimi programına yatırdı. Güney Afrika Cumhuriyeti, primlerini çay kurutma tarlaları açmak için kullandı. Bu iş için daha önce özel bir şirketle çalışıyor ve ona bağımlı kalıyorlardı.
“Türkiye'deki proje bizim için ilginç bir projeydi, çünkü işin içinde kadınlar da vardı.”
YU: Gelelim Türkiye'ye... Sizi buraya çeken ne oldu?!
NM: Güzel bir soru! Kuru üzüm ithalatı yapmak istiyorduk. Ürün yelpazemizde kuru yemişler de olsun istedik. Pazarladığımız ürünler arasında hem bol çeşit olsun, hem de çeşitli coğrafi bölgelerden gelsin istiyoruz. Güney Afrika Cumhuriyeti'nde bir üzüm standartı var, ama sadece tek bir kuruluş çalışıyor bu alanda, ve o da bizim için tatmin edici olmadı. Onlarla çalışmak istemedik. Dolayısıyla, başka ülkeler bulma arayışına girdik. Lezzet, renk ve şekil bakımından farklı bir şey istiyorduk. UNDP Türkiye Ofisi bize başka kaynaklar sağladı. Türk üreticilerle işbirliği fırsatları yarattı. UNDP'nin proje ekibi ofisimize geldi, bu kuru üzümü bulduklarını söyledi. Tam da bizim aradığımız üründü. Bu kuru üzüm farklıydı: daha büyük, daha renkli, ve çekirdekliydi. Tadı da farklı ve çok lezzetliydi. Bizim için ilginç bir projeydi, çünkü işin içinde kadınlar da vardı. Ve Türkiye'nin diğer yörelerinden farklı bir yerden geliyordu. Yani bizim için mükemmel bir fırsat oldu. Hem ürün, hem tat, hem de proje açısından... Ben de buralara gelip, gerçek koşulları bizzat görmek istedim.
YU: Peki, bundan sonraki süreç nedir? Bazı değerlendirmeler yaptıktan sonra Fransa'ya döneceksiniz. Karar için oylama mı yapacaksınız, yoksa burada karar verip sözleşmeyi siz mi imzalayacaksınız?
NM: Ben projeyi daha iyi anlamak ve üreticilerle tanışmak, hangi üreticiyle çalışacağımızı görmek, işin yapısını ve kalite konusunu tanımlamak için buradayım. Sonra Fransa'ya dönüp projeyle ilgili görüşümü anlatacağım, eğer bana katılırlarsa harekete geçeceğiz. Buraya gelmeden önce ürün üzerinde karar vermiştik. Tadına bakmış, bir fiyat belirlemiştik. Projeyle ilgili ilk tetkiki yaptık ve istediğimiz gibi olduğunu gördük. Şimdi Fransa'ya dönüyorum, daha önce anladıklarımız ile tarlada gördüklerimin birbirini tutup tutmadığını görüşeceğiz. Eğer tamamsa, siparişi veririz ve sözleşmeyi imzalarız!
Bu söyleşinin yapılmasından kısa bir süre sonra, Alter-Eco Şirketi , Suvarlılı üzüm üreticilerinden ilk yıl için 4 ton olmak üzere Besni cinsi kuru üzüm almak için 3 yıllık sözleşmesini teyit etti. Eylül'deki hasattan sonra Güneydoğu'nun kuru üzümleri Fransa'nın süpermarket zincirlerinde satışa sunulacak.
‘ Adil Ticaret'in temel kriterlerinden biri olan, ‘ kolektif anlaşma-kolektif yarar' ilkesi gereği, Suvarlılı üreticiler hem üretime, hem sosyal gelişmeye yönelik bir kooperatif kurma çalışmalarına şimdiden başlamış bulunuyorlar.
'Adil Ticaret', UNDP'nin, GAP Bölge Kalkınma İdaresi'yle birlikte yürüttüğü 'GAP Bölgesi'nde Sosyo-Ekonomik Farklılıkların Ortadan Kaldırılması' projesi çerçevesinde başlattığı girişimlerden biri...
‘Kadın ve Siyaset' projesi hakkında daha fazla bilgi için lütfen tıklayınız: http://www.undp.org.tr/undp_tur/kadinlarinPolitikYasam.asp
Kadın Meclisleri hakkında daha fazla bilgi için lütfen tıklayınız: http://www.undp.org.tr/undp_tur/LA21.asp
ve http://www.la21turkey.net/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=19
|
Sağlık için bir avuç kuru üzüm:
Köylülerin Nicolas Mounard'a anlattıkları kuru üzüm hikayelerinden biri de, bir Suvarlı vatandaşının başından geçiyor…. Suriye ziyareti sırasında ağır biçimde hastalanan Suvarlı köylüsü, doktora gider… Suriyeli doktor, hastayı gördükten sonra, ertesi gün gelip reçetesini almasını ister. Adam o akşam yanındaki kuru üzümlerden bir avuç atar ağzına, ertesi gün turp gibi çıkar doktorun karşısına. Doktor gözlerine inanamaz… “Bunu kimseye söyleme,” der hastasına, “yoksa biz doktorlar, hepimiz işimizden olacağız.”
Suvarlı köylüleri bunun gibi binbir hikaye anlatıyorlar: iri, nefis lezzetli ve çekirdekli kuru üzümleriyle ilgili… Peygamber üzümü de denen Besni üzümlerinin kan yaptığını, sarılığa ve mide rahatsızlığına iyi geldiğini söylüyorlar… |
|