|
‘İşe geciktiğim için
patron beni fazla mesaiye bıraktı.’
‘Eve geç kalacağım,
anneme ne desem?’
‘Çok yüklü bir
sipariş geldi de anne...’
Bir proje aktivitesi sırasında,
kendilerinden hikaye üretmeleri
istenen çocukların kurdukları cümleler
bunlar...
Bir başka hikaye de, ‘Bakkala
nane almaya giderken annemin verdiği
parayı mazgala düşürdüm.
Annem beni öldürecek!” cümlesiyle
başlıyor; bir diğer çocuğun, “Eve
dönerken, kamyon eziyor, ölüyorsun!’ cümlesiyle
bitiyor.
Aslında çok da hayal ürünü değil
bu hikayeler... Çünkü onlar,
sekiz-on yaşlarında olmalarına
rağmen çalışan,
mesaiye geç kalan, sipariş alan,
sipariş götüren, ayakkabı boyayan,
sokakta binbir tehlikeye maruz kalan çocuklar...
Birleşmiş Milletler Kalkınma
Programı (UNDP), GAP Bölge
Kalkınma İdaresi ve Can Yayınları’nın
ortaklığında, sokakta çalışan çocukların
okullaşmalarına destek sağlamak
için yürütülen
Okuma Günleri’nde biraraya
gelmiş, hikaye dinliyor, hikaye üretiyorlar...
Son olarak, 17-18 Nisan’da Gaziantep
ve Şanlıurfa’da, Gaziantep Şahinbey
Belediyesi İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü Toplum
Merkezi’nde ve Şanlıurfa
Süleymaniye Toplum Merkezi’nde
düzenlenen okuma aktivitelerinde
buluşan çocuklar, öykü yazarı Cemil
Kavukçu ve tiyatro sanatçısı/çocuk
kitabı yazarı Görkem Yeltan
ile tanışma fırsatı buldular.
Cemil Kavukçu çocuklara
kendi kitaplarından öyküler
okudu, yazmaktan, yazarlıktan bashetti, çocukların
sorularını yanıtladı.
Görkem Yeltan ise hayal dünyalarını geliştirmek
ve katılımcılıklarını artırmak
için çocuklarla ‘Cemil
Abi nasıl olunur?’ oyunu oynayarak,
onlara hikayeler yazdırdı. Önce çekinerek
söz isteyen parmaklar, hikaye geliştikçe
birbiriyle yarıştı.
 |
Şanlıurfa’daki aktiviteye
katılan çocuklar, Toplum
Merkezi’ne devam ediyor olmaktan çok
memnun olduklarını, derslerinden
geri kaldıklarında merkezdeki öğretmenlerinden
yardım aldıklarını,
burada sosyal faaliyetlerde bulunduklarını,
hatta üzgün olduklarında
bile moral bulmak için merkeze
geldiklerini söylüyorlar. Cemil
Abi’leri ve Görkem Abla’larına,
hazırladıkları halk oyunları gösterisini
sunarken mutlular, o an, ait oldukları ‘çocuk
dünyası’ndalar... Ama
sadece bir kısmı okuyor, diğerleri
ise, ya hem okuyup hem çalışıyor,
ya da sadece çalışıyor.
Kimilerinin aileleri onları okuldan
alıp çalışmaya
yönlendirmiş, kimilerininki
ise tam tersi; çalışmayı deneyen
ve sevmeyen çocuğunun okula
dönmesinden memnun. Mehmet, ilkokul
4’ten terk, şimdi boyacılık
yapıyor. Okumak da çalışmak
da ona ağır gelmiş olacak
ki hangisini tercih ettiğini söyleyemiyor,
utanıyor. Ama onu doğru olana
yönlendirmesi gereken ailesi büyük
ekonomik sıkıntıda, Mehmet’i
okuldan alan onlar. Diğer tarafta,
kız çocuklarının
ilkokuldan sonra okumasından yana
olmayan, evde kalıp kardeşlerine
bakmasını yeğleyen anne-babalara
karşın, okula devam etmek isteyen
kızlar çoğunlukta. Kavukçu’nun
hikayesindeki Sarı isimli çocuk
için ‘Okusaydı şimdiye
adam olurdu,’ diyenler yine bu çocuklar.
Etraflarında sık
sık gördükleri
uyuşturucu bağımlısı çocuklardan
korkuyorlar, sokakta yalnız
yürümeye çekiniyorlar.
Hatta Mehmet’in kardeşi
balicilerin saldırısına
uğramış.
Nilgün, ‘Tüm
bu kötülüklerden ülkesini
korkumak için’ polis
olmak istiyor, Mehmet ise
jandarma... Toplum Merkezi’nde
resim dersi alan Mahide
ressamlık yolunda, İbrahim
ve Özgür öğretmen
olmak istiyorlar, Ömer
futbolcu, Erhun tekvandocu,
Halil ise basketbolcu...
Ama bunların eğitimsiz
olmayacağının
da farkındalar. Bazılarının okullarında öğretmenleri, onları her hafta bir kitap okumaları için teşvik ediyormuş. En çok
kitap okuyana yıl
sonunda iyi not var. Şimdiden
onüç kitap
bitirmiş bir tanesi,
hepsinin de özetini çıkartmış.
Onun kadar kitap okuyamamış olanlarsa
utangaç gözlerle
bakıyor, ‘Ben
de okuyorum, daha da fazla
okuyacağım’ diyorlar.
Hiç kuşkusuz, ‘Güneydoğu
Anadolu Bölgesi’nde
Sosyo-Ekonomik Farklılıkların
Azaltılması’ programı çerçevesinde
yürütülen ‘Sokakta Çalışan Çocukların
Rehabilitasyonu’ projesi, çocukların
okuma sevgisinin artmasında önemli
rol oynuyor. Hatta öyle
ki, Batman, Şanlıurfa
ve Gaziantep illerinde,
Mart ayı başından
beri hemen hemen her hafta çeşitli
yazar ve tiyatro sanatçılarının
katılımıyla
düzenlenen Okuma Günleri’nde
en çok ‘Nasıl
yazar olunur?’ sorusu
soruluyor.
 |
Şanlıurfa’da sokakta çalışan çocuklar, edebiyatın yanı sıra, resim yapmaktan da büyük zevk alıyor. Toplum Merkezi’nde gerçekleştirilen resim derslerine katılanlar, yarattıkları eserleri 24 Nisan-1 Mayıs tarihlerinde Şanlıurfa Belediyesi Sergi Salonu’nda sergilediler. Açılışını Şanlıurfa Valisi Yusuf Yavaşcan’ın yaptığı sergiye halkın ilgisi çok fazlaydı. Eserlerini görmeye gelenleri heyecanla karşılayan çocuklar, kendilerine fırsat verildiğinde neleri başarabileceklerini kanıtladı.
Okuma Günleri’nin Konuklarından
Cemil Kavukçu’yla Söyleşi
Okuma Günleri’nin 17-18 Nisan’da
düzenlenen Şanlıurfa ve
Gaziantep ayağına katılan sanatçılardan biri, yazar Cemil Kavukçu idi. 8-14 yaş arası çocukların ‘Cemil
Abi, yazar nasıl olunur?’ diyen
merak dolu sorularına, ‘Yazmak
için önce çok ama çok
okumak lazım,’ tavsiyesinde
bulunan Cemil Kavukçu’nun
9’u öykü, 3’ü roman
olmak üzere 12 kitabı var.
Bir de, yazdığı kitaplarda
yeralan, çocuklara yönelik öyküleri
biraraya topladığı bir çocuk
kitabı...
Şanlıurfa’da kendisiyle
kitaplardan, eğitimden, sosyo-ekonomik
farklılıklardan ve tabii ki
sokakta çalışan çocukların
eğitime yönlendirilmesinden
konuştuk:
Yeni Ufuklar: BM
Kalkınma Programı ve
GAP Bölge Kalkınma İdaresi’nin
Can Yayınları’nın
katkılarıyla yürüttüğü ‘Okuma
Günleri’ne nasıl dahil
oldunuz?
Cemil Kavukçu: Can Yayınları bana
bir çağrı yaptı,
ben de böyle bir projeyi severek
kabul ettim. Ancak projenin boyutunu,
nasıl olacağını tam
olarak bilmiyordum, burada yaşayarak
gördüm. Benim için çok
iyi bir deneyim oldu, bir çok
yönden çok iyi oldu. Edebiyatla
tanışma imkanı çok
zor olan bir kesimle bir araya geldik.
Sokakta çalışan çocuklar,
kitap alacak parası olmayan çocuklar,
evlerinde kitap okunmayan, kitaba ve
belki gazeteye, dergiye çok uzak
ailelerin çocukları... Ama
onların içindeki yaratıcı gücün
ne olduğu bilemiyoruz. Bu güç ne
yazık ki yalnızca tesadüflerle
ortaya çıkıyor. Onların
içinde belki yazarlar, sanatçılar
var ama doğuş önceliği
denilen, göz ardı edilemeyecek
bir olgu da var hayatta. Bu çocukların
doğduğu yer burası, yaşadığı koşullar
bunlar. Ancak, eğer içlerinden
birisi, böyle okuma günlerinde
kendisini keşfederse, bu ne büyük
bir kazanç, ne büyük
bir mutluluktur. Onu bir kenara bırakalım,
kitapla tanışırlarsa,
okumayı severlerse, onlara okunan öykülerden
kendilerine pay çıkarıp ‘Biz
de kitap okuyalım’ derlerse,
bunlar da büyük kazançtır.
Kitap okunmadığından yakınıyoruz
bugün, bu gibi aktivitelerle kitap
okuma oranını yükseltebilirsek
ne mutlu bize.
YU: Bir söyleşinizde ‘Kasabada
kalsaydım hiçbir şey
yazamazdım, benim yazmamı sağlayan şey
büyük kentlerin kültürel
ortamı’ demişsiniz. Az
gelişmiş bölge çocuklarının
da imkansızlıklar yüzünden
gerçek potansiyellerini kullanamayacağını düşünüyor
musunuz?
CK: Tabii, kesinlikle düşünüyorum.
Kasabadayken de okuyan biri olmama rağmen,
eğer kasabada kalıp büyük
kentin kültürel ortamında
bulunmasaydım, ben ancak bir süre
daha okuyacak, belki günlük
tutacak veya anılarımı yazacaktım
ama bunlar asla ortaya çıkmayacaktı;
ben yazar yanımla tanışamayacaktım.
Ben çok şanslıyım
ki tanıştım, ancak tanışmamış bir çok
insan olduğunu da düşünüyorum,
hatta bu yanıyla tanışmadan
göçüp giden insanlar
da var. Yetenekleri saklı kalmış insanlar
için bir çok imkanlar yaratılmalı,
herkes elinden ne geliyorsa yapmalı bence.
Okuma Günleri’ne katılmaktan
o kadar mutluyum ki, nereye çağırılırsam çağrılayım
seve seve giderim, işim varsa işimi
bırakır giderim. O çocuklarla
tanışmaktan, onlara öykümü okumaktan,
onların ilgiyle dinlemesinden, soru
sormalarından çok mutlu oldum. Çünkü çocuklar
dinlerken düşlüyor, anlattığınız öykü kahramanını gözünde
canlandırıyor. Kahraman kitapta
her ne yapıyorsa, çocuklar
aynılarını bir kez de
kendi kafalarında yaratıyorlar;
böylece katılım gösteriyor
ve kitabımı yeniden üretiyorlar. Örneğin,
benim okuduğum öyküdeki
Sarı isimli çocuk, her birinde
başka bir Sarı oldu; başka
bir sokakta yürüdü, başka
bir patronla karşılaştı.
Hepsinin kafasında başka bir şey
canlandı. Benim yazarken düşündüğümle
onların okurken düşündüğü çok
farklıydı. Çocuklarla
karşılıklı bu alışverişi
yapmak çok güzeldi.
YU: Türkiye’de bölgeler
arasındaki sosyo-ekonomik farklılıkların
azaltılmasında projeler etkili
mi?
CK: Bence etkili. Ancak Okuma Günleri
gibi bir projenin Mart-Haziran dönemi
içinde sınırlı kalmaması gerekir.
Böyle bir şeye başlanmışsa önümüzdeki
yıllarda da bunun sürmesi gerekir,
daha birçok yazarın buna
katılması gerekir. Çocuklar
her birinden farklı bir şey
alacaktır, önlerine farklı bir
ufuk açılacaktır. Çünkü bu
proje bittiği zaman çocuklar
unutacak yapılanları veya belki
akıllarında hoş bir anı olarak
kalacak: Bir yazar geldi, bir öykü okudu...
Ama yazarlar hep gelirse, öyküler
hep okunursa, bu artık bir anı olmaktan çıkar
ve yaşamlarına yön veren,
onları etkileyen bir gerçeklik
olur.
YU: Türkiye’de eğitimin
durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
CK: Ben eğitimin durumunu acıklı değerlendiriyorum.
Hala tartışılan bir müfredat
meselesi var, her gün kitaplar değiştiriliyor. Çağdaş eğitim
düzeyine ne yazık ki ulaşamadık.
Türkiye’de iki farklı eğitim
sistemi var; birisi ekonomik gücü yerinde
olanların çok rahatlıkla
yararlandığı bir eğitim
sistemi, diğeri ise ekonomik gücü olmayanların
devam ettiği sistem. Yani devlet
okullarında okuyanlar ve tabii ki
gelişmesini tamamlayamamış ya
da az gelişmiş bölgelerdeki
okulların çocukları.
Bunların durumları çok
vahim. Büyük kentlerin çocukları daha
ilkokuldan itibaren bir yarışa
hazırlanıyorlar, amaç iyi
bir üniversiteye girmek. Ancak iyi
bir üniversiteye girmek de yetmiyor, çıkınca
iyi bir iş sahibi olmak da gerekiyor.
Bu tür bölgelerdeki çocukların
ise böyle bir şansı yok.
Belki bu bölgelerdeki bazı zengin
kişiler bu şansı yakalayabilirler
ki yine de onların büyük
kentlere göre şansları biraz
daha düşük. Ama onun dışındaki
kalabalık bir kitle ne yazık
ki 8 yıldan sonra devam etmiyor
ya da diyelim liseyi de okudular, ama
orada kalıyorlar. Ayrıca bu
okudukları onları geleceğe
hazırlamadığı gibi,
okulda geçen yıllar onların
bir meslek edinmesini de engelliyor.
Böylece ortada kalan bir gençlik
ortaya çıkıyor.
YU: 2003/04 öğretim yılı için
ilköğretime devam eden öğrenci
yüzdesi %91.95 olarak açıklandı ancak
bu sayı orta öğretimde
%46.47’ye ve yüksek eğitimde
%13.09’a kadar düşüyor.
Zorunlu eğitim çocuklara
ve özellikle ailelerine eğitimin önemini
kavratmakta yetersiz mi?
CK: Yanlız o değil ki, ekonomik
bir neden de var. Herkes çocuğunu
kurslara gönderemiyor, özel
okullarda okutamıyor. Bence eğitim
bu tip yerlere kaymış durumda,
herşey orada veriliyor. Diğerler
ise biraz mahrum okuyorlar, zaten güçleri
yok. 8 yıllık zorunlu eğitim
okuma-yazma öğretmekten başka
ne veriyor ki? Düşük olan
okuma oranı, ekonomik nedenlerden ötürü gittikçe
düşüyor.
YU: 2004 yılı için açıklanan
15 yaş üstü okuma-yazma
oranı %88.3 ancak Milli Eğitim
Bakanı Hüseyin Çelik’in
bir konuşmasında belirttiği üzere*,
kitap okuma oranı %4,5. Okumayı bilmek
okuyor olmak anlamına gelmiyor maalesef.
CK: Zaten okulda verilen
okul
başarısı ile
hayat başarısı aynı şey
değil. Hayat başarısını kazanması için
bir çocuğun okul dışında
da kendisini yetiştirmesi gerekiyor,
okuması gerekiyor. Bugün iyi
bir üniversiteyi iyi derece ile
bitirmiş iki genci örnek olarak
alalım: Birisi sadece okulda verilen
kitapları okumuş, derslerini çalışmış.
Diğeri ise okul sırasında
başka kitaplar da okumuş, film
izlemiş, tiyatroya gitmiş,
kültürel olarak kendini yetiştirmiş.
Bir iş başvurusunda o tercih
edilecektir. Mülakatta onun konuşması,
beden dili, davranış tarzı hemen
kendini ortaya koyacaktır, çünkü işveren öyle
bir insandan yararlanacak, diğerinden
değil. Burada okul başarısı bir
anda sıfıra iniyor, hayat başarısı önem
kazanıyor.
YU: Ama bu bahsettiğiniz daha çok
eğitim seviyesi yüksek şehirlerdeki
gençlere yönelik bir karşılaştırma
değil mi? Güneydoğu’da
kendini söylediğiniz şekilde
yetiştiremeyen, sadece okula gitmişlikle
yetinmek zorunda olanlar
var.
CK: Evet var. Ama diyelim ki biz onlara
bir biçimde okumayı sevdirdik,
okuma alışkanlığı edindirdik,
büyük şehirdeki olanakları olmasa
da, o da kendisini bulmaya başlayacaktır,
kendisini oluşturmaya başlayacaktır.
Hangi alanda ne yaparsa yapsın,
kitap okumayandan daha farklı, daha
avantajlı olacaktır.
YU: Kalkınma ile okuma arasında
nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
CK: Birebir ilişkisi var. Zaten bakıyorsunuz, ülkenin
kalkınmış bölgeleri
arasındaki okuma oranı ile
kalkınmamış bölgeleri
arasında bir uçurum var.
Yani topyekün bir kalkınma
gerekiyor. Tabii, çok karmaşık
bir sorun aslında. Kalkınmamış bölgelerde
okuma oranı az, okuma oranı az
olduğu için de kalkınma
yavaş... Aşılması zor
bir kısır döngü var.
YU: Şanlıurfa ve Gaziantep’te
gerçekleştirilen “Okuma
Günleri”nden edindiğiniz
izlenimler neler?
CK: Çocukların böyle aktivitelere çok
aç olduklarını gördüm.
Onların ayağına bir yazar
gelmiş, bir tiyatrocu gelmiş...
Bu onlara önem verildiğni gösteriyor çocuklara.
Belki yaşamlarında ilk kez önemsendiklerini,
onlara bir şey verildiğini,
onlarla konuşulduğunu, fikirlerinin
alındığını görüyorlar,
kendilerine güvenleri artıyor.
Bizim onlara bu güveni vermemiz çok önemli.
Ben gençlerin, çocukluklarından
başlayarak, güvensiz biçimde
yetiştiklerini, kendilerine ve yaşama
karşı güvensiz olduklarını,
nereye çekilirse oraya gidecek
bir boşlukta yaşadıklarını görüyorum.
Bu gibi planlı bir şekilde
yapılan aktivitelerle gençlere
en azından özgüven kazandırabiliriz
diye düşünüyorum.
YU:
Daha önce böyle bir aktiviteye
katılmış mıydınız?
CK: Hayır ilk kez katılıyorum.
Daha önce, okullardan gelen çağrılarla
katıldığım okuma
günleri ve söyleşiler
olmuştu, ancak sokakta çalışan çocuklara
yönelik böyle bir faaliyette
bulunmamıştım.
YU: “Okuma Günleri”ne
tekrar katılmak ister misiniz?
CK: Kesinlikle, her zaman.
Güneydoğu Anadolu’da Sosyo-Ekonomik
Farklılıkların Azaltılması Programı:
GAP İdaresi tarafından 1997 yılından
itibaren yürütülen "Sürdürülebilir
Kalkınma Şemsiye Programı"nın
devamı olan "GAP Bölgesi'nde
Entegre Bölgesel Kalkınmanın
Güçlendirilmesi ve Sosyo-Ekonomik
Farklılıkların Azaltılması -
Aşama II", 20 Aralık 2004
tarihinde GAP İdaresi, Dışişleri
Bakanlığı ve BM Kalkınma
Programı (UNDP) ile imzalandı ve
yürürlüğe girdi.
Programın ikinci aşaması,
GAP Bölgesinde dezavantajlı grupların
(kadın, gençler ve sokakta çalışan çocuklar)
sosyal gelişimini sağlamayı ve
bölgesel kalkınma projelerinin
planlama, yönetim ve uygulaması için
kapasite geliştirilmesini kapsıyor.
Mali desteği, İsviçre
Hükümeti tarafından sağlanan
program, Ağustos 2006'da tamamlanacak.
GAP Programı kapsamında, bugüne
kadar, bölgede 9 ilde toplam 30 Çok
Amaçlı Toplum Merkezi (ÇATOM)
kuruldu. ÇATOM'ların pazarlama
altyapılarını oluşturmak
ve kurumsal sürdürülebilirliklerini
sağlamak amacı ile kadınlar
biraraya getirilerek kooperatifleşmelerinin
yolu açıldı. Kadınların, şehirlerinde
düzenli olarak kurulan yerel pazarlarda
kendi ürettikleri ürünleri
satabilmeleri sağlandı. Güneydoğulu
kadınların ürünlerinin,
Avrupa ülkelerindeki ‘Adil
Ticaret’ uygulaması çerçevesinde,
dış pazarlara açılmasına önayak
olundu.
Gençlerin iş dünyasına
atılımlarını kolaylaştırmak,
gençler ile özel sektör
arasında bir bağ yaratmak amacı ile
'Ulusal Staj Programı' başlatıldı.
Ayrıca, Siirt’te 600 gence,
tekstil sektöründe istihdam
garantili mesleki eğitim vermek üzere
UNDP, GAP Bölge Kalkınma İdaresi,
Habitat ve Gündem 21 Gençlik
Derneği ve Sancak-Arat Denim Tekstil
A.Ş. bir anlaşma yaptı.
Tüm bu aktivitelere ek olarak, “Velim
Olur musun?” kampanyası başlatıldı ve
sokakta çalışan birçok çocuk
eğitim masraflarını karşılayacak
gönüllü veliler bulundu.
Projeyle ilgili daha fazla bilgi için:
http://www.undp.org.tr/undp/gap.asp
1- Milli Eğitim Bakanı Doç. Dr. Hüseyin Çelik'in "Okuma Kültürü ve Okullarda Uygulama Sorunları" konulu panelde yaptığı açılış konuşmasından. (6 Aralık 2004)
|