UNDP Turkey home page
Printer Friendly Version
Anasayfa
 
Geri
English Version
 
Archive
 
Subscribe
 
Unsubscribe
 

YORUM: SU PAYLAŞIMINDAKİ EŞİTSİZLİĞE SON VERME ZAMANI


 

Şimdi dürüst olalım. Bu satırları okuyan hiç kimse, ailesinin günlük su ihtiyacını karşılamak için 3 km ötedeki dereye yürüyerek güne başlamamıştır. Hiç birimiz tuvalet ihtiyacı için tarlayı, yol kenarını veya bir naylon torbayı kullanmak zorunluluğunun utancını yaşamadık. Çocuklarımız bir bardak temiz su ve sağlıklı bir tuvalet bulamadıkları için ölmüyor.

 

Belki de bu yüzden ‘su krizi’ konusunda bu denli dar bir bakış açısına sahibiz. Su havzalarının seviyesinde biraz azalma olsa, su sayacı kullanmanın zorunlu hale getirilmesi tartışılsa veya hükümet halkı daha az sifon çekmeye ve uzun banyo yerine duş almaya teşvik eden birkaç duyuru yayınlasa, hemen ulusal çapta acil tehlike konumuna geçiyoruz. Gazeteler, bahçe sulama yasağı haberi gelecek diye, baş sayfalarının baskısını bekletiyorlar.

 

Önümüzdeki 24 saat içinde, yaklaşık 4000 çocuk, kirli suların ve kötü sağlık/temizlik koşullarının neden olduğu ishaller yüzünden hayatını kaybedecek. Bu amansız insani felaketin her yıl aldığı can sayısı, Manisa ilinin nüfusundan daha yüksek. Kirli su, insan yaşamı için savaş ve terörden daha ciddi bir tehlike oluşturuyor. Ama bu tehlike, zengin ülkelerdeki kamuoyu nabzı ölçeğinde zar zor kaydediliyor.

 

Önlenebilir çocuk ölümleri, buzdağının sadece görünen kısmı. Gelişmekte olan ülkelerde nüfusun yarıya yakını, suyla-bağlantılı hastalıklardan zarar görüyor. Bu hastalıklar insanların sağlığını tümden bozuyor, geçinme gücünü kırıyor ve eğitim potansiyelinin altını kazıyor. Bu hastalıklar yüzünden, her yıl kabaca 400 milyon okul günü kaybediliyor.

 

Su krizinin ardındaki istatistikler iç karartıcı. 21’inci yüzyılın başında ve giderek zenginleşen bir küresel dünya ekonomisi ortamında 2.6 milyar kişi, en temel tuvalet altyapısından bile yoksun yaşıyor. 1 milyardan fazla insan, hiçbir güvenli içme suyu kaynağına sahip değil. Binyıl Kalkınma Hedefleri (Milennium Development Goals), temiz suya erişme imkanı olmayan insanların oranını, 2005 yılına kadar yarıya indirme sözünü veriyor, ama dünya bu yolda hala çok geride...

 

Temiz suya erişmedeki eşitsizlik, dünyamızı bölen yaygın eşitsizliklerin bir yansıması. İngiltere’de ister yağmur yağsın, seller götürsün, isterse kuraklık gelsin, herkes günde ortalama 160 litre temiz su kullanır. Mozambik veya Etiyopya’nın kırsalında ise, insanlar kadınların ve genç kızların nehir ve göllerden evlerine taşıyabildikleri kadar suyla yetinmek zorunda: yani hanede kişi başına günde ancak 5-10 litre su kullanabiliyorlar. Su taşıyan kadınların azizeleri çağrıştıran görüntüsü, aslında insanlık-dışı bir gerçeği gizliyor. Kızgın güneşin altında, 20 litrelik plastik su bidonu ile (yaklaşık 25 kg) altı kilometre yol yürümeyi bir deneyin bakalım...


Temizlik ve sağlık koşullardaki eşitsizlik ve küresel uçurum daha da tüyler ürpertici. “The Constant Gardner” filmini görmüş olanlarınız, Rachel Weisz’ın gittiği cıvıl cıvıl, renkli Kenya gecekondu mahallesini hatırlayacaktır. Orası Kibera idi. 750.000’lik nüfusuyla Afrika’nın en büyük gayrı-resmi yerleşimlerinden biri ve başkent Nairobi halkının dörtte birini barındırıyor. Kibera’lıların yüzde 90’dan fazlasının evinde hela yok. Bu durum, (filmde gösterilmiyordu ama)‘uçan tuvalet’ fenomenini yaratmış. Başka çaresi olmayan insanlar, naylon poşetlere doldurdukları dışkılarını sokak ve hendeklere atıyorlar. Bu da, kamu sağlığı açısından korkunç sonuçlara yol açıyor.

 

Kibera, gelişmekte olan dünyayı temsil eden bir mikrokosmos, kendi başına küçük bir dünya. Jakarta, Manila, Nairobi ve Lagos gibi şehirlerde hızlı kentleşme ve son derece yetersiz su ve kanalizasyon altyapısı sonucunda, insan dışkısıyla kirlenmiş sular kalabalık gecekondularda yaşayan milyonlarca aşırı yoksul ve çaresiz insanın sağlığını sürekli tehdit ediyor.

 

Üstelik bu yoksul insanlar, sanki yeterince mağdur olmuyormuş gibi (“yaralarının üstüne bir de hakaret yer gibi”), su için her zaman zenginlerden daha fazla para ödemek zorunda. Kibera’da bir ölçek su için, Manhattan ve Londra’dakinin üç katı, Nairobi’nin yüksek gelirli sayfiyelerindekinin ise on katı bedel ödeniyor. Bu durum, gelişmekte olan dünyanın başka şehirlerinde de aynı. Çünkü: varlıklı kesimlere su sağlayan tesisler subvanse edilerek, suyu tüketicilere ucuza pompalıyor, yoksullar ise bu imkandan yararlanamıyor. Gecekondularda yaşayanların, suyu yüksek fiyatla esnaftan almak veya en yakın dereden getirmek arasında seçim yapmaktan başka şansları yok.

 

Su ve temizlik/kanalizasyon altyapısı koşullarındaki eşitsizliği yenmek, ahlaki bir zorunluluk olduğu kadar, ekonomik sağduyu gereğidir de. Binyıl Kalkınma Hedefleri’ni karşılamak, önümüzdeki on yıl içinde, her yıl için yaklaşık 4 milyar dolara mal olacak. Bu maliyet, Avrupa ve A.B.D.’nin bir aylık şişe suyu harcamalarının toplam miktarına eşit. Başka bir deyişle, zengin ülkelerdeki insanların sağlığa hiçbir katkısı olmayan bir moda ürünü için harcadıkları paranın daha azı ile, gelişmekte olan ülkelerdeki çocukların başta gelen ölüm nedeni olan bir hastalığı yenebiliriz.Ve yatırılan her 1 Doların karşılığında, sağlık ve dolayısıyla verimlilik artışı için 3 ila 4 Dolar arasında kaynak yaratmış oluruz. Bunu basit bir yatırımcı mantığı olarak da düşünebiliriz.

 

O zaman neden böyle yavaş ilerleme kaydediliyor? Bunun kısmen yanıtı, ezici çoğunlukla yoksulların katlandığı bir kriz olduğu içindir. Afrika’nın Sahra-altı ülkelerinin ve diğer gelişmekte olan ülkelerin hükümetleri, genellikle suyu geniş çapta yoksullara ulaştırmak yerine, subvansiyonla ucuzlaştırılmış olarak zengin vatandaşlarına pompalamayı tercih ediyorlar. Su ve temizlik koşullarına verilen düşük öncelik, bu devletlerin ulusal bütçelerine de yansıyor – altyapı harcamalarına sağlanan finansman kronik olarak yetersiz düzeyde kalıyor.

 

Dış yardımlar da ihtiyacın çok altında. En yoksul ülkeler, artan yerel finansman ve iyileştirilen kamu hizmetleri yönetişimine rağmen, dış finansmanlarını büyük ölçüde artırmak zorunda. Temiz su ve sağlık altyapılarını geliştirmek için, geri ödemesi 20 yıl veya daha fazla sürecek, büyük çaplı yatırımlar yapmaları gerekiyor. Oysa bu sektörlere ayrılan yardımların payı, (Irak’a aktarılan yardımların artması sonucunda) yarı yarıya azaltıldı ve 1997’den beri reel olarak düştü. Daha da kötüsü, dış yardımlar çoğunlukla gerçekten ihtiyaç duyulan bölgelere gitmiyor. Sahra-altı Afrika ülkeleri en büyük finansman açığını yaşarken, yardımın sadece yüzde 15’ini alıyorlar.

 

‘Yardımları kamu sektörü mü, yoksa özel sektör mü yapsın?” şeklindeki kısır tartışmalar da işleri hızlandırmıyor. Özelleştirme sihirli bir formül değil, ancak bazı durumlarda verimi artırmak için özel sektörün sağladığı hizmetler gerekli olabiliyor. Buna karşılık, kamu sektörünün ihtiyaçlara yanıt vermedeki başarısızlığı ve bu kesime sağlanan finansmanın yetersizliği, yoksul insanları özel su piyasalarına yönelmeye zorluyor, bunun bedeli ise çok ağır olabiliyor.

 

Su herhangi bir mal, bir meta değildir.Yaşamın, insanlık değerinin ve fırsat eşitliğinin kaynağıdır. Bu yüzden piyasa güçlerine bırakılamayacak kadar önemlidir, ve suyun insanlara ulaştırılması sorumluluğu hükümetlere düşer. Ödeme yeteneği olsun veya olmasın, insanın su ihtiyacı esastır. Gerek özel, gerek kamu kesimindeki tüm su tedarik firmalarının asgari bir miktar suyu ücretsiz olarak sağlamalarını şart koşan bir yönetmelik getiren Güney Afrika Cumhuriyeti bu konuda öncülük etti. Senegal ve Manila da yeni kamu-özel kesim ortaklıkları yoluyla, varlıklı tüketicilere küçük ek ücretler getirerek yoksullara ucuz su ulaştırmaya başladı. ‘Eşit paylaşım’ kavramının modası bugünlerde geçmiş olabilir, ama zenginlere sağlanan su desteğini fakirlere yönelik kamu yatırımlarına dönüştürmek kalkınmayı hızlandıracak ve pek çok yoksul ülkeyi yaralayan derin adaletsizlik uçurumunun kapatılmasına yardımcı olacaktır.

 

Her şeyden çok siyasi liderliğe ihtiyacımız var. Örneğin İngiltere’de 19. yüzyılda yaşanan su ve temizlik krizi, belediyeleri, sanayicileri ve sosyal reformcuları bir araya getirerek güçlü politik koalisyonların doğmasına yol açmıştı. Bu koalisyonlar, değişim için karşı konulmaz bir güç yarattı ve geniş çaplı yeni kamu yatırımlarına ve yönetişim sistemlerine zemin hazırladı. Vatandaşlık sorumluluğu, ekonomik çıkarlar ve ahlaki ilkeler birleşerek, su ve temizlik altyapısının kurulmasını ulusal bir dava haline getirdi.

 

Bugün, yeni toplumsal akımlar ve hükümetler ile sivil toplum kuruluşları arasında kurulan ortaklıklar kriz konusunda önemli ilerlemeler kaydetmeye başladı.Bunların güçlendirilmesi ve derinleştirilmesi gerekiyor. Ama bu konuda küresel bir liderliğe ve zengin ülkelerde su ve temizlik koşullarını gündemlerinde ön sıraya alan bilinçli bir kamuoyuna da ihtiyacımız var.

 

Evet belki de daha az banyo yapmalı ve bahçe sularken tutumlu olmalıyız. Hiç birimiz dünyada 1 milyon çocuğun, gerçek anlamda bir bardak temiz su ve tuvaletsizlik yüzünden öldüğü bir dünyayı hoş görmeyi kabullenemeyiz.

 

Kevin Watkins
UNDP İnsani Gelişme Raporları Bürosu Direktörü


Back to top
 © UNDP Turkey, 2005 Copyrights & Terms of Use
Anasayfa
 
Geri
English Version
 
Archive
 
Subscribe
 
Unsubscribe
 
Printer Friendly Version